|
Yazarımız İsmail Boy, bu kez hüzünlü bir anıyla sesleniyor okurlarına. "Mezarlık görmek insanları hüzünlendirir, sürekli ölümü düşünmek zorunda kalırsınız. Bu nedenlerle biz ölülerimizi gömmek yerine yakıp küllerini Ganj Nehri’ne savururuz" diyen bir Hintliyi anımsıyor, Leyla Gencer'i anımsatıyor ve Rusya-Türkiye-Kanada hattında yaşanan hüzünlü bir aşk ve yaşam öyküsünün kahramanı, Türkiye Ermenisi dostuna selam yolluyor...
Küllerinde yeniden yaşayanlar... Leyla Gencer’in ölüm haberini hepimiz duyduk ve üzüldük. Yaşadığı dönemlerde bir Türk olarak uluslararası arenada Türkiye’yi çok güzel temsil etti. Rönesansın beşiğinde opera sanatını icra etmek ve klasik müzik denilince akan suların durduğu bir ülke olan İtalya’da bir Türk olarak isim yapmak her babayiğitin harcı değildir. Milano’daki evinde yaşamı son bulurken, vasiyeti cesedinin yakılarak küllerinin İstanbul boğazına dökülmesiydi.
Ülkesinden ayrı yaşamak zorunda kalanların son nefeslerini bu ülkede vermeyi istemeleri kadar doğal bir şey olamaz. Ama o son nefeslerini ülkelerinde veremeyenlerin de yapabilecekleri bir şey vardır elbette. Çoğunluk şayet imkanları da müsaitse cenazelerinin Türkiye’de toprağa verilmesini ister. Ama bazılarımız çoğunluğun yaşadığından daha farklı yaşadığı için, öldüklerinde de bu farklılıkları ortaya çıkar. Leyla hanım da farklı bir insandı. Cesedinin yakılıp, küllerinin Boğaz’a dökülmesini istemesi, bir ülkeden diğerine cenaze taşınması bürokrasisinden ziyade Boğaz’a olan düşkünlüğü idi. Yakılmadan Boğaz’ın serin sularına gömülmesine izin verilseydi belki yakılmayı da istemezdi…. Bir Hindistan ziyaretimde rehberimize niçin etrafta mezarlık olmadığını ve ölülerini neden yakmak zorunda kaldıklarını sormuştum ve aldığım cevap çok ilginçti. “İki nedenimiz var”, demişti: “1- Yaklaşık 1 milyar nüfusa sahibiz, öncelikle topraklarımızı daha verimli kullanmamız gerek. 2-Mezarlık görmek insanları hüzünlendirir, sürekli ölümü düşünmek zorunda kalırsınız. Bu nedenlerle biz ölülerimizi gömmek yerine yakıp küllerini Ganj Nehri’ne savururuz.” Leyla Gencer’in toprak kaygısı yoktu ki. Aynen yıllar önce benim de kaybettiğim çok değerli bir dostumun toprak kaygısının olmaması gibi. Onun da vasiyeti ile küllerini Boğaz’a dökmüştük. Hintli rehberimiz yanılmıştı, kaybettiklerimizi hatırlamak veya unutmak onların mezarlarının olup olmaması ile ilgili değildir, zira aradan beş yıldan fazla zaman geçmesine rağmen , Boğaz’dan her vapur ile geçtiğimde küllerini döktüğüm o sevgili dostumu hatırlamadan edemiyorum. Hiç şüphe yok ki, Leyla Gencer’i de tüm sevenleri Boğaz’ı her gördüklerinde hatırlayacaklardır. Şayet izin verirseniz bu satırlarda küllerini Boğaz’a serptiğimiz o sevgili dostum için yıllar önce yazdığım bir yazıyı sizinle paylaşmak istiyorum. KAVUŞMAK HER ÖZLEMİ GİDEREBİLİR Mİ ? İlk tanıdığımda o tam 40 yaşında idi. İrlandali bir karısı ve iki çocuğu vardı. Ben ise 30 yaşına yeni basmıştım, yani yaklasık 20 yıl önceydi... Türkiye’nin en büyük dış ticaret firmalarından birisinin İstanbul’daki ofisinde, o genel müdür yardımcısı, ben de ona bağlı çalışan İran bölge müdürü idim. Birbirimize çok çabuk ısındık. O şirkette üç yıl birlikte hem eğlenip, hem de çok güzel işler yaptık. Tahran’da, Irak ile savaş bile bizim eğlenmemizi engelleyemiyordu... Geleneksel Türk sözüdür "Arkadaşını ya seyahatte, ya da içki masasında tanıyacaksın" derler. İran’da içki sofrası yoktu ama o çok sigara içerdi. 1986 yılında birlikte sigarayı bırakmaya karar verdik, ben bıraktım ama o püro içmeye devam etti, üstelik püroyu da sigara gibi içmeye başlamıştı... Türk pasaportu vardı ama, Ermeniydi... Başbakan Turgut Özal’ın İran ziyareti öncesi, İran’da yaşayan Ermenilerin Tahran’da bir Türk işadamını katlettikleri zaman, yüzünde hem o derin üzüntüsünü, hem de kapıldığı o suçluluk duygusunu gördüm... Oysa en az bir Türk kadar Türkiye’yi ve Türkleri seviyordu... Tanışmamızdan üç yıl sonra işini değiştirip bir Fransız firmasının, İsviçre’deki ofisinde çalışmaya başladı. İstanbul’da kurdukları ofiste de ben çalışmaya başladım, bu defa o benim yönetim kurulu üyemdi, Rusya ile çalışacaktık. Yani eğlence daha çok olacaktı... Oldu da, ama porselen mağazasına giren saf bir fil gibi farkına varmadan etrafindekileri üzmeğe başladı. Çok güzel bir Rus kadınını sevdi, ama gerçekten sevdi... Kadın da onu... Cenevre’de yaşayan İrlandalı eşi sık sık beni arayıp bu ilişki ile ilgili sorular sorardı ve ben hep kaçamak cevaplar verirdim. Oysa o öyle dürüsttü ki her iki tarafa da açıkca duygularını söylüyordu. "Ne yapabilirim ki, her ikisini de seviyorum, bu da Tanrının bana verdiği bir rol, ikisini de kendimden ayrı düşünemiyorum "diyordu... Birlikte çalışmaya başladıktan sekiz yıl sonra ayrıldık, kendi firmasını kurdu, Rusya’da daha yoğun yaşadı ama her anlamda yoğun yaşadı. İş hayatında da, aşk hayatında da... Rus aşkı, aynı zamanda yeni iş hayatındaki ortağı oldu, ilk başlarda her şey yolunda gidiyordu, işler iyiydi, paralar kazanılıyordu hatta Rus aşkının önceki kocasından olan kızını İsviçre’ye okumaya yollamışlardı, arabalar, evler ve daçalar satın alındı. İrlandalı eşi ise Cenevre’de iki çocuğuna sıkı sıkı sarılmış yuvasını olası bir Rus işgalinden koruyor gibiydi... Rus işgali de adım adım yaklaşıyordu sanki, kurtuluş için bir mucize gerekliydi. II. Dünya Savaşında Alman askerlerinin Rusya’nın karakışına saplanıp kalmaları gibi bir mucize... Ve o uğursuz mucize geldi... İşler umulmadik bir biçimde ters gitmeğe başladı, artık eskisi gibi bol paralar kazanamıyorlardı, huzursuzluk artıyordu, gündüz iş yerinde, gece de evde sürekli münakaşa vardı... “Ne yardan, ne de serden” geçilmiyordu, ama paralar da suyunu çekmek üzereydi, artık Rusya’dan geri çekilme düşüncesi kafasında yer etmeğe başlamıştı. Sonunda Rusya’dan tamamıyle el çekti, işlerini tasfiye edip, yuvasına geri döndü. İsviçre’deki evlerini de satıp İrlandalı eşi ve çocuklarıyla birlikte Kanada'ya babasının yanına yerleşti. Çocukları çok güzel İngilizce, Fransızca, Türkçe ve Ermenice konusuyorlardı. Çocuklar unutmasınlar diye evde her gün ayrı bir lisan konuşulmasına karar vermişlerdi... Türkiye’yi de çok özlemeğe başlamıstı ama tekrar gerisin geri Türkiye’ye dönmeği pek de kendine yediremiyordu. Özlemini giderebilmek icin arada bir İstanbula’ gelip Develi’de kebap yemeği ihmal etmiyordu... İki yil önce son kez İstanbul’a gelmiş ve Kadıköy iskelesinde Boğaz’a karşı oturmuş, çay içip, simit yiyerek vapurdan çıkan insanları seyretmiştik. "Halkımız artık eskisi gibi yerlere tükürmüyor" diye gülüyorduk. Rusya konusu açıldığında "Artık Rusya’yı haritada bile görmek istemiyorum ama yeniden dünyaya gelsem, aynı hayatı yine yaşamak isterim, yaptığım hiç bir şeyden pişman değilim" diyordu... Bazen çok öksürüyordu, bronşları sanki yırtılacak gibi oluyormuş, oysa talihsiz bir olayın uğursuz habercisiydi o bronşlar... Yılbaşında, Christmas'ı kutlamak için telefon açtığımda, sesinin rengi korkumun yersiz olmadığını yüzüme vurdu. "İsmail, kanser oldum, iyi ki şu an beni görmüyorsun, saçlarım ve kaşlarım döküldu, çok kötüyüm..." diyordu. Siz hiç çok sevdiğiniz birisiyle böyle konuştunuz mu? Tanıdığı herkese sigarayı bırakmalarını tavsiye ediyordu. Birkaç kez bu hastalığı da yeneceğini iddia etti, ama zaman zaman sesindeki ümitsizlik, çabalarının yeterli olmadığını gösteriyordu... Sonra o kötü haberi beklemeğe başladım. Birkaç hafta önce bir gün maillerimin arasında adını görünce sırtımdan soğuk terler boşandı, Jenny (İrlandali eşi) onu kaybettiğimizin haberini veriyordu... Ve... Geçen hafta Kanada’dan bir mail daha aldım, Jenny bir vasiyeti yerine getirmek üzere İstanbul’a geleceğini söylüyordu. Onun vasiyeti, cesedinin yakılıp küllerinin İstanbul Boğazı’na dökülmesiymiş... Jenny geldi, bir tekne kiralayıp, küllerinin muhafaza edildiği ağır kutuyu güzel bir yaz gecesi İstanbul Boğazı’nın serin sularına bıraktık... ............ Umarım o çok özlediğin Boğaz’da mutlusundur artık sevgili dostum AKSEL ŞİRİNYAN... Kasim 2003 |