|
Arkadaşımız Neslihan Aktay, Kıbırs tatilinden bile, yine Rusya notları ile döndü: "Neden bu kadar bağlı olduğumu çözemediğim Türkiye dışındaki bir adada, sürükleyici bir kitap sabahın ilk saatlerine kadar esir alınca deniz kıyısındaki kahvaltıya şiş gözlerle ve hayli yorgun indim. Kalabalıktan uzak bir masada seçmişcesine karşıma oturan hoş bir hanım “Merhaba” diyerek selamlıyor. Uzun bir gece yaşadığı belli O’nun da. Sessizce başlayan yemeğimiz sanki orada özellikle buluşmuşçasına, ortak noktalarımızı ne de güzel döküveriyor ortaya."
“Yalnız mısın?” diye soruyor önce. “Ben de birkaç günlüğüne yalnızım ama ‘benimki” diyor, “gelecek Moskova’dan” yarı aksanlı bir şekilde. Yarı şaşkın bakakalıyorum. Rusya ile göbeğimiz kesilmişcesine burada da karşıma çıkmasından ve o dönem “benimki”nin de Moskova’da olmasından. “Bodrum’dan daha çok seviyorum Kıbrıs’ı. Huzur burada. Üstelik Rus fazla yok. Kendimi daha rahat hissediyorum” dediğinde benzer duyguları yakalamanın hayreti artıyor, sohbet derinleşmeye başlıyor. Yıllar önce İstanbul’a yolu düşenlerden. Çevre, şartlar hayli zorlamış. Ayrıldığı Türk eşinden olan çocuğu ile bize komşu bir semtte yaşıyor. Gezdiğimiz mekânlar meğer hep aynıymış. Kadınca tüyolar, dedikodular hatta ortak tanıdıklar alıp götürüyor bizi kaçtığımız İstanbul’a. Sevgilisi ya da eşi Moskova’da kendisi İstanbul’da yaşayanların konusu açıldığında ise ortak dertler dökülüveriyor dillerimizden. Gidip gelmeye razı olsa da sürekli yaşamayı düşünemez olmuş artık Moskova’da. “Tuhaf şehir İstanbul” diyor, “Kopamam artık”. Sohbeti derinleştiren iki kadının bir araya geldiğinde vazgeçilmezi olan aşka da sıra geliyor tabii ki. “5 yıl oldu, O Moskova’da ben burada” diyor. Moskova deyince benim için de milat aynı tarihlere denk düştüğünden hayretim gülümsemeye dönüşüyor. Eşi yurtdışında bir Türk kadını olarak kendi vatanımızda yaşadığımız sıkıntılar yanında meğer bir şey değilmiş denen hikayelerini dinliyorum. Kaç yıldır birliktesiniz sorusundan “benimki” ile sevgili olduğum düşüncesine kapılınca bozuntuya vermiyorum. Biraz da efkarı dağıtmak gerek bu güzel güneşli sabahta. 14 yıl demeden önce “Hayatımı, gençliğimi verdim diyorum.” Yarı muzip. “Aman ablacım, sen çok iyisin. Türk kadınları bu kadar yılda çok bırakıyor kendini” demez mi? “Ah sorma, ne kadar da baksan erkek milleti garantimiz yok, kapının önüne koyar vallahi”diye bir kahkaha atıyorum. “Ablacım” sözü bile artık “bizim buralı” olduğunu ne güzel anlattı Alya’nın, pardon Aynur’un. Derken serde merak, Kıbrıs’ta da Alya’nın çevresi var. Laf arasında bir Rus yatırımcının otel inşasına başlayacağı, Abramoviç’in Girne yakınlarında malikane yaptırdığını, çok zengin Azerilerin de Çatalköy’de güzel villaları olduğunu anlatıyor iki dakikada. Rublyovka’da yaşayan sevgilisinin evinde bir çay içme sözü aldıktan sonra kahvelerimizi içmek üzere sahile geçiyoruz. “Fincanı kapat” diyor. Falda “benimki” ile nikah gözüküyor! 14 yıl önce kıyıldığını bilmeden ne güzel şeyler anlatıyor. Türkiye’den uzakta beni seçen bu hoş hanım o bir saat içinde kadınlığın milleti olmadığını, sıkıntıların, özlemin, aşkın her yerde aynı yaşandığını öyle güzel öğretiyor ki. İstanbul’da görüşmek üzere telefonlarımızı alıp aradığımız sükunete dönüyoruz. Rusya kader olmuş dedirtiyor bir kez daha. 8.11.2007 |