|
YANA TEMİZ yazıyor: Akrabalarım, komşularım ve ünlü artistler... Hepsi korkunç bir şekilde yaşlanıyorlar. Korkarak ve istemeyerek... Artistler bazen bir süreliğine ortadan kaybolarak gençleşebiliyorlar; akrabalarımın ve komşularımın da hayali bu... Moskova’da büyüyen kızım bir gün “Yaşlıları sevmiyorum! Umarım sen de öyle olmazsın!” diye korkunç bir açıklama yaptı.
Kısa Moskova yaşamı (altı sene ve altı kış) ona yaşlılığı doğal tarafıyla göstermemişti. Dar kot pantolon ve genç işi kısa mont giyen, saçının modelinin ve yeni bir “mucize krem”in telaşına düşen yaşlı kadınlar ve arkadaşları...
Çoğu, torunlarının kendisine ismiyle hitap etmesini istiyor ve hemen hemen hiçbiri benim zamanımdaki yaşlılardan farklı olarak ne çamaşır yıkıyor ne de sabah pişireceği börek için akşamdan mayalı yufka hazırlıyor. İnsanın dili onlara yaşlı demeye varmıyor. Diyen olursa da zaten çok alınıyorlar. Onlar açıkça “yaşlılığın mutluluk getirmediğini” savunup, olabildiğince bu gerçekten uzak durmaya çalışıyorlar. Diğer yandan, metrolarda ve altgeçitlerde yatıp kalkan dilenci ve kirli yaşlılar... Başka bir gezegenden gelmiş, garip, ürkütücü ve hemen yanlarından uzaklaşıp bir an önce unutmak istediğiniz yaratıklar... İşte, başka türlü bir yaşlılık görmediği için, kızımın anladığı yaşlılık kavramı bu. Doğal olan yaşlılığı ise, yalnızca ekranlarda ve ondan nasıl kaçılacağını anlatan reklamlarda görmek mümkün. Burada, Türkiye’de ise yaşlılık var. Utangaçça saklanıp gençliğin maskesine gizlenmeden var. Arkadaşım Fatoş’un annesi, benim annemle yaşıt. Ancak bu iki kadın birbirinden öylesine farklı ki! Bir yanda kot pantolon, saç bakımı, masaj seansları, vitaminler ve kremler... Diğer yanda ise hiçbir boyanın kapatamadığı beyaz saçlarını örten baş örtüsü, artık önüne geçilmesi imkansız olan kırışıklıklar ve bu durum karşısıdaki umursamazlık. Ne dersiniz, tüm bunlarla neyi anlatmak istiyorum? Türk kadınlarının acı kaderini mi?
Tabii ki hayır. Çünkü anlattığım bu iki yaşlı kadından biri her zaman için tatlı, içten, sakin ve çevresindekilerden ve kendisinden memnunken; öteki ise daima huzursuz, öfkeli, titiz ve sinirli. Sanmıyorum ki bu anlatımımdan hangisinin hangisi olduğunu anlayabilesiniz. İşte zıtlıkları tam da burada! Caddede “Yavrucuğum!” diye bir ses yükseliyor. Kime bu? Otuzunu, hatta kırkını aşmış bana mı?! Balkondan yaşlı bir bayan “Sana sana, sana diyorum!” diye sesleniyor (Tahminen benim gösterişli, kot pantolunlu annemle yaşıt). Şuradan bir demet maydonoz getirsene, lütfen! Yalnız son söz alışkanlıktan ve formaliteden söylenmiş gibi. Bayanın öyle bir ses tonu var ki, verdiği emri “rica” olarak tanımlamak imkansız. Duymamazlıktan gelmek ise mümkün değil. Genç satıcı (Meğerse tam da onun tezgahının önünden geçiyormuşum, durum buymuş!) ise bana maydonoz demetini uzatıyor bile; yüksek yerden gelen bu emiri yerine getirmeyeceğim onun da aklından bile geçmiyor. Ve ben emiri yerine getiriyorum; maydonozu alıyorum, taşıyorum, merdivenleri çıkıyorum, teslim ediyorum, satıcıya ödemek üzere parayı alıyorum ve lütüfkar bir gülümsemeyle, kibirle söylenmiş bir “sağol”la karşılaşıyorum. Burada, Türkiye’de ailenin büyükleri çar gibi davranıyorlar ve emir dağıtıyorlar. Abartı değil. Bu, büyük şehirlerde bile hala geçerli olan bir mucize. Bilgisayar ve elektronik çağının önüne geçemediği bir yaşam tarzı. Burada yaşlılara saygı, sadece ara sıra bayramlarda sarfedilen boş sözlerden ibaret değil. Ailenin bir üyesi olarak İzmir’e ilk geldiğim zaman kocamın ablası alışkın ve yukarıdan bakar bir tavırla bana elini uzatmıştı. Peki ne yapmam gerekiyordu? Çok yükseğe kaldırmıştı, sıkabilmem zordu. Halbuki aile büyüğüne saygı gereği eli öpüp daha sonra da alnıma götürmem gerekiyordu. Yaşınız ya da toplumdaki veya çalıştığınız firmadaki konumunuz her ne olursa olsun, eğer karşınızda sizden büyük biri varsa bu seremoniyi yapmanız gerekiyor. Aynı şekilde siz de sizden küçüklere elinizi uzatıyorsunuz. Görümcem odaya girdiği zaman, çocuğumu emziyor olsam bile ayağa kalkmam gerekiyor. Burada ailenin genç üyeleri her zaman (Yalnızca önemli bayramlarda değil, her zaman!) büyüklerine ince belli bardaklarda çay servisi yapıyorlar. Çay çok fazla içildiği için de, defalarca bu bardaklarla mutfağa koşup geri geliyorlar. Ve gençlik - onbeşinden ellisine kadar-, bunu bir görev bilip en ufak bir memnuniyetsizlik sergilemeden itaatle koşturuyor. Yaşlılara yer veriyorlar, yol veriyorlar ve bütün ricalarını ve kaprislerini yerine getiriyorlar. Onlar ise kırışıklıklarından korkmuyor, saçlarındaki beyazlardan çekinmiyor ve yaşlarına uygun bir biçimde giyiniyorlar. Ve bundan dolayı daha kötü de görünmüyorlar. Doğal yaşlılık... Belki de beni Türkiye’de en çok şaşırtan ve de neşelendiren şey bu oldu. Bizde ise, tüm klasiklerde bile dile getirildiği gibi, yalnızca “ataların küllerine ve mezarlarına saygı duyuluyor”, değil mi? Peki hala hayatta olanlara gündelik hayatta gösterilen saygıyı nerede görmek mümkün? Yalnızca televizyon reklamlarında mı? Kim Moskova’da veya St.Petersburg’da tanımadığı yaşlı bir kadın için elinde bir tutam maydonozla oradan oraya koşturur? Ya da zaten o yaşlı böyle bir ricada bulunmaya cesaret edebilir mi? Yaşlılara karşıdan karşıya geçmelerinde yardımcı olmak, Timur ve adamları zamanından kalma bir anekdottan ibaret. Buradaki yaşlılar kendilerini aciz olarak görmüyorlar. Onlara sık sık caddelerde, otobüslerde rastlayabilirsiniz. Müdavimi oldukları mütevazi kafelerde belli günler toplanırlar. Yalnızlık ve acizlik onları ürkütmüyor. Akrabaları olmazsa komşuları ya da başka biri, ama mutlaka ilaç ya da maydonoz almaya yollayacak birilerini her zaman için bulurlar. Biz daha genç olanlar ise bu duruma itiraz etmiyoruz. Ve giden yaşa takılıp kalmamayı ve geri dönüşümü olmayan değişimler karşısında ağırbaşlı davranmayı öğreniyoruz. Bizim de zamanımız gelecek, öyle değil mi? O zaman da bizden daha genç birileri bulunacak ve biz köşeye çekileceğiz. Madalyonun öbür yüzü her zaman görünmüyor; fakat hak verin ki, o günler çok yakın. Türkiye’deki yaşlı bayanlar genç kalma kaygısı taşımamalarının yanı sıra, gençlerin kendilerine gösterdikleri tartışmasız saygıyı da hiç sıkılmadan kullanıyorlar. Onlar da yıllarca hizmet ettikleri için, emir vermeyi kendilerinde hak görüyorlar. Ah, eğer talepleri maydonozla, otobüste kendilerine yer verilmesini beklemekle ve bir bardakçık çayla sınırlı olsaydı! Fakat maalesef yıllardır görüyorum ki, gençliklerini çoktan geride bırakmış, çocuk yetiştiren, ev bakan ve yoğun bir şekilde çalışan kadınlar, yaşlı akrabalarının kaprislerini ve nazlarını çekmek zorunda kalıyorlar. Sabrediyorlar, fakat sonra kendi gelinleriyle tanışıp rahat bir nefes alınca bu sefer de onlar onlara çay servisi yaptırıyorlar. Çayı getirince bu sefer de şeker için yolluyorlar. Şeker geliyor, beğenmiyorlar, diyet şeker istiyorlar. Peçeteyi beğenmiyorlar, başka peçete getirtiyorlar. Çay kaşığı istiyorlar, sonra “Bu düştü, yenisi gelsin!” diyorlar. “Sağol canım, büyüyünce sen de böyle olursun. Koy koy, daha koy; ya da dur, iyisimi kahve getir”. Bana kırışıklık yapan bir krem verin lütfen. Burada, Türkiye’de yaşlı olmak çok güzel!
|