|
Bazen Türkiye gündemi ile ilgili dilimizin ucuna gelenleri, “Moskova’dan ahkam kesiyorsunuz, hariçten gazel okuyorsunuz” denir endişesiyle söylemiyoruz. Bazen de Moskova’da yaşayıp Türkiye’ye ancak senede birkaç kez “turist gibi” gidip gelsek de, memlekete dair sessiz kalamıyoruz ve kaleme kağıda sarılıyoruz. 18 Nisan’da bu sayfada yazdığımız bir yazının sonunda şu cümle vardı: “Son tahlilde biz, böylesine önemli makamlara oturacak kişilerin halk oyuyla ve en az yüzde 51 oyla seçilmesinin demokrasinin ruhuna daha uygun olduğuna inanıyoruz.” Şimdi bu noktaya tekrar dönme ve yurtdışındaki vatandaşlarımızın bir mağduriyetini de gündeme taşıma zamanı:
Kimin Atatürkçü, kimin laik, kimin dindar, kimin muhafazakar ya da kimin ne olduğunu bir yana koyalım. En önemli gerçek, insanların “farklı” olduğu, “farklı” düşünmelerinin en doğal gerçek olduğu, herkesi aynı şeyi düşünmeye ve inanmaya zorlamak mümkün olmayacağına göre, herkesin başkasının “farklılığına” saygı göstererek birarada yaşama kültürüne alışması gereğidir. Türkiye, farklı düşünenlerin kendi fikirlerini diğerlerine zorla dayatma çabalarına çok tanık oldu ve hala da oluyor. Ama dikkat edin, hangi taraftan olursa olsun, kendi fikirlerini dayatmak isteyenler aslında “azınlıkta” olanlar. İpi iki tarafından da hoyratça gerenlerin, memleketi “bizler ve onlar” diye kamplara bölmek isteyenlerin oranı emin olun bu memleketin yüzde 10’unu bile bulmaz. Son gelişmelerden umarız herkes bir parça ders almıştır. Kimse kimseye kendi gerçeklerini dayatarak Türkiye’yi ileri götüremez; ancak geriye götürür. Türkiye şerden hayır çıkarmayı başarmalı ve “uzlaşma kültürü”nün ilk meyvelerini toplamalıdır. Bu da, cumhurbaşkanlığına, “çoğunluğun üzerinde uzlaşabileceği” bir ismin getirilmesidir. En doğrusu, ancak yüzde 51 oy alanın Çankaya’ya oturabileceği bir “halk seçimi”ne yönelmektir. Bu millet, en yüce makama çıkacak ismi, birilerinin tek başına son saniye açıklamaları ve “takdiri” ile öğrenmemeli, bir “emrivaki”nin muhatabı olmamalıdır. Bu, sadece Başbakan Erdoğan’ın değil, yıllarca bu memleketi yönetip bu konuyu hiç “dert etmeyen”, herşeyi her zaman nalıncı keseri gibi kendine yontan tüm siyasetçilerin günahdır. Türkiye gerginlikle değil, “ben dedim oldu” mantığıyla değil, gerçek anlamda “uzlaşarak” cumhurbaşkanlığı “düğüm”ünü bir “demokrasi düğünü”ne çevirebilir. İş işten hala geçmiş değil... Hukuk fakültesinde bize ilk öğretilen, “hukuki”lik ve “kanunilik” farkı idi. Kanuni olan herşey hukuki ve meşru değildir. Siz bir kanun çıkarabilir ve mesela seçim barajını yüzde 25’e çıkarabilirsiniz. Bu “kanunen” uygun olsa da, “meşru” değildir, “hukuki meşruiyet” içermez. Önemli olan kararlarınızın, uygulamalarınızın “kanuni” olması değil hem demokrasinin özünde, hem de vicdanlarda “meşru” olmasıdır. Türkiye açısından cumhurbaşkanlığının seçimini herkesin içine sinecek bir “meşruiyet” zeminine çekecek yöntem, yüzde 51 oy alanın o makamda halk desteğiyle oturacağı bir zemini yaratmak olmalıdır. Ve son söz: Biz yurtdışında yaşayanların, hala yaşadıkları ülkelerdeki Türk elçilik ya da konsolosluklarında oy kullanma imkanının bulunmaması da bir başka ayıp. İşte yine bir seçim kapıda ve milyonlarca insan yine memleketinin kaderinde söz sahibi olamayacak, oy kullanamayacak. Bu da sözün bittiği yer...
|