|
MURAT GÜLMEZOĞLU'nun YAZISI: Bir başka renklenir bu mevsimde Moskova sarı, turuncu ve kırmızının her tonu belirir her yanda. Yeşilde direnen yapraklar, kendinden emin çamlar ve yaza veda ederken sallanan bir mendil gibi yere düşen sarı yapraklar. Bu güzelliği anlatmaya, çizmeye imkan yok. Ağaçlar, ağaçlar her yerde ve harika bir renk cümbüşü içinde sırtında çanta okula yeni başlayan çocuklar. Ne güzeldir tabiat neden öldürüyoruz bilemiyorum. Doğduğum yer olan Moda'da artık parmakla sayılıyor ağaçlar, yol geçiyor Moda Plajı'nın önünden, yüzülmeyen denize paralel Kalamış, Fenerbahçe hep tütüyor gözümde, sanki bir rüyaydı oralar ve hiç olmadılar.
Son gördüğümde her an daha yorgunlaşan bir beton yığını idi pis bir denizin kenarında Moda. Ne oldu o güzel bahçelere? Nerede atlı arabalalar, bembeyaz ahşap evler, ağaçlar, masmavi deniz, tekneler, sandallar... Tenha bir yolda yürümeye çalışıyorum, arabalar arasından kötü bir asfalt kaldırımda. Yollar değil kaldırımlar bile araba dolu, ilerleyemiyorum. Gökyüzü bir başka mavi olurdu bembeyaz bulutlarla sonbaharda. Deniz morlaşırdı fırtına öncesi. Soyunan ağaçlar rengarenk bir halı dokurlardı Arnavut kaldırımı yollara yapraklarıyla. Koşarak varabiliyorum Moda İlkokulu'nun yüksek merdivenli giriş kapısına. Önumde korkunç bir trafik, karşımda koca apartmanların gölgesinde içinde su olmayan bir havuz (hamburger firmasının hediyesi Moda'ya). Bildiğim ne kadar küfür varsa aklımdan geçiyor. Sonra sakinleşiyorum. Sene 1940 aynı kapı aynı basamaktayım, adı 8. ilkokul. Okula başladıgımız ilk günün hatıra fotoğrafı çekiliyor sınıfın. Kocaman ahşap makinayı yola yerleştirmiş babam. Bağırıyor, tramvay geçtikten sonra "sallanmayınız çekiyorum." Altı ile onaltı yaş1arı arasında 30-40 kadar çocuk beyaz yuvarlak yakalı siyah uniformaları ile heyecan1ı. En ön sırada ben (tabii fotoğrafçının oğlu). Yanımda Recep Peker' in yeğeni, diger yanımda, Nezahat Aktar sonra İnci, Ayla, Hayriye... Yaşar Öğretmen. "Türküm, Doğruyum, Çalışkanım, Yasam…" Müzik öğretmenimiz Rasime Hanım marşlar öğretiyor piano eş1iğinde. Alfabe ile beraber Atatürk'ü öğrendik ve 29 Ekim'de geçerken Fenerbahçe Stadı'nda büstünün önünden haykırdık bütün gücümüzle. "Türküz Cumhuriyetin, Göğsümüz Tunç Siperi..." Atatürk'e söz verdik o yaşta. Yemin ettik kendisine unutmayacağımızı ve Cumhuriyet'i yaşatacağımızı. ...Emin ol öğretmenim bunu hiç unutmadım ve asla unutmayacağım. Halkevindeki törenler gece fener alayı ve Moda'daki köşkümüzde davet (Yanlış anlaşılmasın. O zamanlar Moda'da; ekseri evler 4‑5 katlı bahçe içinde ahşap binalardı. Bunlara köşk derlerdi bahçesinde kümes ve çoğunda at hatta bazılarında inekler vardı. Bu evlerde aileler kalabalık bir şekilde yaşardı. Biz halamlar ayrı eve taşındıktan sonra bile 9 kişi idik.) Cumhuriyet Bayramı gecesi bizde toplanılırdı gece fener alayından sonra, Teğmen Kemal Bey, Yüzbaşı Mennan merasim kıyafetleriyle gelirlerdi sırtlarında uzun pelerin, bellerinde kılıç. ...Udi Hırantin Udu ile koyulaşan fasıl foto Ferit İbrahim'in kemanı ile doruka ererken; ben gizlice gider Kemal Amca'nın boyumdan uzun kılıcını okşar, pelerinini giymeye çalışırdım. "...Bir gün ben de Kemal Amca gibi subay olacağım. ...Cumhuriyet'i sadece tunç siperi göğsümle değil, kılıcımla da koruyacağım." Ferit İbrahim Atatürk'ün fotoğrafçısı idi. Ata'nın yakın dostları çoktu aramızda. Moda Deniz Kulubü'nde oturduğu koltuk yepyeni duruyordu. O hiç ölmemişti her an yanımızda idi her sohbette ondan birşeyler vardı. Sonra savaş hızlandı herkes askere gitti. Yoklar çoğaldı. Tek kalan şey moral ve Atatürk'ün silah arkadaşı İsmet İnönü'ye duyulan güven. Gaz maskeleri alındı, bahçelere toprak sığınaklar yapıldı. Gece siyah perdeler konup pencerelere karartmalar uygulandı. İnönü'nün üstün diplomasisi ile Savaş da atlatıldı. ... Halk evlerinde konserler, tiyatrolar, cimnastik salonları, konferanslar... 1945'de harp bitti. Sonra Missouri Zırhlısı İstanbul'u ziyaret etti. Amerikalılarla tanıştık ilk olarak. Moda çok kozmopolit bir bölgeydi. Fransız, İtalyan, Alman, Rum, Ermeni, Yahudi, İngiliz aileler yaşardı yıllarca. Amerikalı hiç yoktu. 1945'de onları da gördük aramızda. Hatta kızlarımızın birkaçı evlenip gitti Amerika'ya. 1950'de yeni parti geldi iktidara. Kara yolları yaptırmaya baş1adı, demiryolları yerine. Kültürel işlere fazla vakit ayrılamadı. Maneviyata önem verildi. Türkçe okunan ezan Arapça okunmaya başlandı. Bol miktarda İmam Hatip Okulu açıldı. Her mahalleye bir milyoner sloganı yaygınlaştı. Sonra milyonerler o kadar çoğaldı ki mahalleler küçüldükçe küçüldü. "...Türküm, Doğruyum, Çalışkanım..." 1954 yılında Paris'te, sonradan ünlü bir doktor olan arkadaşım Jean Luc soruyor; Murat; "Babanın 4 karısı mı var? Sen buraya gelmeden önce fes mi giyiyordun?... Annen peçeli mi?..." Zavallı Jean senin annen ilk olarak 1944'de rey verdi. Benim Cumhuriyet'imin kurulduğu yıl olan 1923'de kadın milletvekilleri vardı Meclisimde. Sonra adet edindim Cumhuriyet ve Atatürk'ü yabancılara anlatmaya. 1990 yılında Kazakistan'ın Türkistan şehrinde Hoca Yasevi Türbesi'ni tetkik ediyoruz. Cumhuriyet öncesi Türkiye'den göç etmiş Türkler bizi yemeğe davet ettiler. Selamlıkta yer sofrası, yiyip içip sohbet ediyoruz. Kadınlar kapının dışında bizleri izliyorlar. Hatta bir ara benden Türkçe şarkı bile istediler. Becerebildiğim kadar söyledim. Sonra ayrı bir odada olan dedeler bizimle görüşmek istediler. Sohbetin sonunda ayrılırken "Padişah'a bizden selam edin." demezler mi, tabii toplantı bitmedi. Anlattık Atatürk'ü, Cumhuriyet'I, bugünün Türkiye'sini. Moskova'daki evde TV seyrediyorum. Haberler, dosyalar, yeni dosyalar, eski dosyalar. Temiz bir sayfa açalım diyor, Başbakanımız. Geçmiş sayfalar oldukça kirli herhalde. Karşımda Atatürk'ün büyük bir fotoğrafı, ona söylüyorum kimseye söyleyemediklerimi. "...Türküz Cumhuriyet'in göğsümüz tunç siperi..." Bu yıl Cumhuriyet'in 70. yılı rengarenk elbiseleri ile çocuklar kutlayacak tüm Türkiye'de Cumhuriyet'i. Onlara güveniyorum, temiz bir sayfa açmaya ihtiyaçları yok, onların defterleri tertemiz. Hepsi seviyorlar Atatürk ve Cumhuriyet'i 70.'den 700. yıla götürecekler emaneti. Dışarıda tabiat rengarenk. Vatanımı düşünüyorum, Atatürk'e bakıyorum, TV'yi kapatıyorum. Ekim 1993 |