Yıl 1989. İlk inşaatçı Türkler Moskova'da ilk büyük projelere imza atmaya başlıyor. ENKA'nın duayeni Murat Gülmezoğlu, o günleri anlatıyor: "Dışarıda kar, bembeyaz olmuş kavak ormanı ve yollar, beyaz bir duman tütüyor uzakta. Siyah beyaz televizyonda bale resitali, elimde beyaz bir kağıt, karalıyorum. Kar yağıyor hiç durmadan, bembeyaz olmuş her yan başka ne olabilir ki? Mevsim kış, yer Moskova. Bir zamanlar nehir olan Neglinaya caddesi ile Petrovka Caddesi arasına 1906 yılında inşaa edilmiş ve şimdi tamamen harap olmuş bir çarşıyı restore ediyoruz. Sütunlar, heykeller, işlemeli korkuluklar, tavanlar, başlıklar..."
Moskovalıların çok sevdigi bir bina; gelip geçen herkes durup bir bakıyor yapılanlara. Gazeteciler, radyo, televizyon, mecmualar hep soruyorlar, binanın yenilenmesinden heyecanlı. Dışarıda kar, beyaz olmuş, yağan karla çınarlar, sobalar gürül gürül yanıyor odunlarla. Borulu Gramofonda Mozart calıyor bir taş plakta. Dışarıyı seyrediyorum cumbadaki. Sedire oturmuş, kafamda garip bir şapka, yıl 1939, yer Moda. Garip bir tutkum vardı şapkaya o yıllarda. Nerede bir şapka bulsam başıma geçirir, oyalanırdım. En sevdiğim itfaiyeci şapkalarıydı... ...Şöyle pırıl pırıl bir itfaiyeci sapkası idi, tek amacım o yıllarda. "Sen büyüyünce ne olacaksın oğlum?" diye sorulduğunda, "İtfaiyeci.", diye cevaplardım. Kimbilir neler düşünüyordu bu cevabı alanlar? Ne olduysa bilemiyorum ama ilkokula başladıktan sonra, şapka aşkım tamamen yok oldu. St. Joseph'de mecburi olan kasketi okul kapısında giyer, çıkarken çantama atardım. Saçlarım tamamen dökülünce arada bir giydiğim kasketi de sık sık kaybettigimden, başımda görenler çok değildi. Dışarıda kar, beyaz önümdeki kavaklar, hatta uzaktaki duman, sehpada siyah kürk şapkam, siyah‑beyaz devam ediyor bale. Sütunları düşünüyorum. Petrowsky Pasajı'nın bembeyaz üstleri hep işlemeli, heykeller, kornişler... Eskisinin aynı ama yepyeni. Modern bir çarşı yaratıyoruz eskisinin aynı. Dışarıda kar, ileride beyaz kavaklar, devam ediyor yağmaya kar... Hayalimde. Yeşile dönüşüyor beyazlar. Giresun'dayız yıl 1968, Aksu Kağıt Fabrikası inşaatı. Çamurla mücadele ediyoruz, o güzelim yeşilin içinde. Binalar yükseldi sonra makinalar kuruldu, çatı örtüldü ve bir gün bembeyaz bir gazete kağıdı sarılmaya başladı rulolara. Hiç unutmam o sevinci hala, saklarım ilk kağıdın bir parçasını. İlk çıkan koktan bir parça alıp saklayamadım. Fakat hiç unutmadım, kok fırınlarını inşa etmek icin verdiğim mücadeleyi; yollar bile değişiyordu, hergün. Demir Çelik Fabrikası yükseliyordu, hızla. Her yerde bir bina, bir fabrika, konveyörler, bacalar... içim ısındı tatlı tatlı, İskenderun'u anınca. Dışarıda kar, televizyonda bale "Geliştirmek lazım her şeyi... Hatta en değişmez bilinen klasiği..." Sene 1958, Paris'te bir cafe; ilerki bir masada hararetle biraz da yüksek sesle anlatıyor çevresine Serj Lifar. ".. Önce ışıkları söndürdüm salonda, göbekli müşterilere göz kırpan balerinler için. Klasik arabeski kırdım, sonra devam ettim. Modern bir bale doğdu..." Şimdi o bale bile klasik oldu. Paris operasının eski müdürü şimdi hayatta mı bilmem. Dışarıda kar, kavaklar beyaz, televizyonda klasik bale, siyah‑beyaz... Beyaz elbiseler giyen insanlar, sarıya çalıyor tüm renkler. Kavak yerine binlerce palmiye. 1974 oldu sene, Libya'da bir kireç fabrikası inşaa ediyoruz. Kum denizinin ortasında, sonra çimento fabrikaları Bengazi'de, Homs'ta, bir yol Tarhuna'dan ‑ Quasbat'a, binalar ve koca bir şehir Raslanuf. Şu işi, tank işi, fabrikalar, şehirler, binalar yapıldı, yapılıyor Libya'da. ... Kutsal şehir Mekke'ye su getirildi, önce. Çimento fabrikası Riyad'da, endüstri binaları Jubail'de, Hofuf'ta evler, Al‑Khafji su depoları, banka binaları, su dağıtım şebekeleri, Riyadh'da bir camii, Suudi Arabistan'ın her yanında binalar. Dışarıda kar, her taraf bembeyaz, siyah‑beyaz olan tek şey TV'deki bale. 1000 yataklı bir hastane inşaa ediyoruz. Moskova'da ısıtılıyor herşey, hatta betonlar bile. Soğutmak için çektiklerimizi düşünüyorum da... Irak şantiyemiz, Türkiye'mizdeki yüzlerce eserimiz her yana yayılıyor hızla. Yaptığımız bir yol ilerliyor Luth gölü kenarından, geriye dönenin heykele dönüştüğü efsanesinin geçtiği yerdeyiz. Gülerek bakıyorum, korkmuyorum. Ürkütmüyor efsane bizi zira geri dönmeye hiç niyetimiz yok. Taşlaşmak bize göre değil. İlerliyoruz. Dışarıda kar, kafamda itfaiye şapkam, koşmak istiyorum. 50 sene sonra bile kimbilir neredeki bir şantiyede... Dışarıda kar, orman bembeyaz, uzaktaki duman bile... Televizyonda siyah‑beyaz bir bale. Ocak 1989
|